« Önceki |

Cuma, Mayıs 4, 2007

Genç Siviller Rahatsız!..

Siyasal Ufuk Hareketi

Sitesi'nden

"Bizler Türkiye Cumhuriyeti'nin amatör vatandaşları, gençler olarak bugüne kadar herhangi bir askeri darbeye, muhtıraya gün be gün şahitlik etmemiştik.
27 Nisan'da biz de milli olduk.
Ve en kötüsü de bu ülkede darbeler nasıl meşruiyet kazanır, darbelere karşı neden direnilmez sorularına net cevaplar almış durumdayız.
Hayal kırıklığı ve utanç içindeyiz.
Bugün Türkiye'de cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde muhtıra ve 367 oy saçmalığıyla hukuk ve demokrasi ayaklar altına alınıyor.
'Ama AKP'ye destek veriyor durumuna düşmeyeyim' sendromu yüzünden aralarında demokrat bilinenlerin de olduğu pek çok kişi, kurum, çevre şimdiden çuvallamış durumda.
AKP'ye kim hangi gerekçeyle karşı olursa olsun, bir muhtıra varsa siyasi tartışma yapılamaz.
Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı olmasına karşı çıkanlar olabilir ama meşruiyetinden kuşku duyulamayacak bu seçimi engellemek için uydurulan hukuki yorumlara, yayımlanan muhtıralara tepkisiz kalmak, net duruşlar ortaya koyamamak kabul edilemez.
'Muhtıra oldu, halk da muhtıracıları destekledi, çekilsin, seçime gidilsin' demek ise muhtıracıların taleplerini dillendirmektir.
Bunun 1961'de aday olmaması için açıkça dönemin paşaları tarafından ölümle tehdit edilen 'Ali Fuat Başgil zaten sağcı, ordu da istemiyor, uzlaşma olsun Cemal Gürsel seçilsin' demekten, 1973'te 'askerler Meclis'i bastı, Ecevit'i tehdit etti, istikrar için Faruk Gürler cumhurbaşkanı seçilsin' demekten, hiçbir farkı yoktur.
Tarih bunu böyle yazacak.
Bu kadar darbe geçirmiş 'demokrat büyüklerimizin' bu çıplak gerçeği görecek bir deneyimi ve entelektüel özgüveni biriktirememiş olmaları ümit kırıcıdır.
Demokrasi bu kadar pragmatizmi kaldırmaz. Bir muhtıranın yarattığı kaostan siyasi medet umanlardan biz hiçbir medet ummuyoruz.
Her darbenin kendince haklı gerekçeleri olabilir. Olayları darbeye, muhtıraya götüren süreçte elbette hükümetlerin de hataları vardır. 27 Mayıs'ta da, 12 Mart'ta da, 12 Eylül'de de, 28 Şubat'ta da.
Ama hiçbir gerekçe bir darbeyi haklı çıkarmaz.
Bir ülkede askerler muhtıra verdiğinde, kanaat önderleri, siyasetçiler, akademisyenler, gazeteciler hükümetin muhtıraya gelen süreçteki hatalarından dem vuramazlar.
Siyasi analistçilik oynamazlar.
Muhtıraya karşı çıkarlar.
Çünkü bir muhtıra varsa, siyaset bitmiştir.
Önce yapılması gereken, muhtıraya karşı çıkmaktır.
Bugün siyasi tarih yazmak değil, yapmak günü.
Bugün bu muhtıraya karşı çıkmayanlar, bundan 20 yıl sonra bu muhtıranın tarihi yazılırken muhtıraya göz yuman erken analistler olarak darbe tarihimizdeki şanlı yerlerini alacaklardır.
Muhtıraya destek vermesi beklenenler bizleri yanıltmadı. Onlara omuzlarına taktıkları yeni rütbeleriyle başarılar.
Ama ya demokrat bildiklerimiz!
Demokratlık zor zamanlarda belli oluyor.
Türkiye'de demokratlığın sadece kendine demokratlık olduğunu, 27 Nisan'dan bugüne geçen birkaç gün içinde içimiz acıyarak yeniden görmüş olduk.
Ve Türkiye'de bu otoriter sistemin nasıl bir dengeler mekanizması kurduğunu, zencileri zencilere kırdırarak ayakta kaldığını çıplak biçimde anlamış olduk.
Ortada açık bir askeri müdahale varken ve bir gazetenin reklam kampanyalarıyla şişirilmiş taktiksel bir 'irtica geliyor' söyleminden başka ciddi açık bir tehlike görünmezken, 'ne darbe ne şeriattan' başka bir şey söylemeye dilleri varmayanları, bir denklem kurmadan, tepkisini hükümsüzleştirmeden muhtıraya karşı çıkamayanları, bugüne kadar çok eleştirdikleri 12 Eylül'ü destekleyen muhafazakârlarla aynı demokrasi cehennemine gönderiyoruz.
Artık ne 12 Mart'ta, ne 12 Eylül'de gördüğünüz işkenceler, yaşadığınız mağduriyetlerle ilgili hikâyelerinizi dinleyeceğiz, ne de 12 Eylül'e destek veren ya da ses çıkarmayanlar hakkında okuduğunuz lanetleri.
Bundan sonra ötekini anlamak, farklılık, demokrasi, AB kriterleri, hukuk devleti üzerine yazdıklarınızı okumayacağız, yaptıklarınızı takip etmeyeceğiz.
Demokrasi sınavı devam ediyor, hâlâ bu ders geçilebilir. Tüm sivil demokratik güçleri siyasi çekincelerini bir tarafa bırakarak muhtıraya karşı demokratik süreci desteklemeye davet ediyoruz.
Demokrasi tarihimizin kabarık sınıfta kalanlar listesine girmemek için!

Cumartesi, Nisan 28, 2007

"Gül" Gibi Darbe!..

 

Bundan önceki yazıda, medya'nın omurgasızlığını resmeden bir karikatür'ün peşine yazmış idim ki, 12 Nisan 2007'deki Genel Kurmay basın toplantısı o biçim bir muhtıradır diye. Medya'nın kaşalotları "köşesiz" politikacılardan daha "dğmensuyuna meyilli" bir tavır ile, karikatürün parmak bastığı gibi youmlamışlar idi ve bir Allah'ın kulu, medyanın mensubu da bu işin adını koyamamıştı. Günü geldi Genel Kurmay açıklamayı koydu!...

 

Artık gerisi belli... Hükümet'in bir tarafı yemez, seçim kararı alır, bize de "Hayırlı uğurlu olsun" demek kalır.

 

Böyle postmodern filan sarmıyor ama; ne zamandır, bir darbe görmeden gençlik gidecek diye üzülüyordum; bu da olur napalım, sağlık olsun.

 

Neyse efendim. Darbemiz hayırlı uğurlu olsun.

 

Hani bir şiir var ya, "Bu aşk burada biter ve ben giderim" diye;

 

"Bu hükümet gider ve demokrasi burda biter"...

 

Nice "darbeli demokrasiler"e...

Cumartesi, Nisan 14, 2007

"dokunma keyfine yalan dünyanın"

Karikatürün güzelliği bu işte, yüzlerce kelime israf edeceğine, iki çizgi işi bitiriyor; fakat dil söylemese de gönül el vermiyor, demek lazım.

 

Büyükanıt "postmodern andıc"ı verdi, "postmodern medya" araziye hemen uyum sağladı. Kurtluceviz'le ben söylenip durduk fakat baktım millet halinden memnun, benim de kafamın tası bir yere kadar dayanıyor işte, atıverdi sonunda: Ulan memleketin manyağı ben mi kaldım, madem onca "darbe görmüş" onca darbede darbe yemiş koca koca adamlar hala "ordu göreve" mantığı ile hemhal, bana ne, varsın gelsin ordu da yapsın görevini!..

 

Nokta Dergisi, darbecileri teşhir etti diye kuşatma aştında, "demokrat gazeteciler"imiz halen Büyükanıt'ın demokratlığını övmekte yarış ediyor. Reis-i Cumhur, genç subayları "ülen amma rahat heriflersiniz" diye fırçalıyor, "genç subaylar(ı) rahatsız" olmaları yönünde fişfikliyor, ordunun göreve gelmesi için binlerce insan sokağa dökülmeye hazırlanıyor, madem memleket elden gidiyor, ben miyim bu köyün delisi; nerden inceldiyse ordan kopsun!..

 

Yarın büyük miting var, her türlü ortam hazır, şartlar ha olgunlaştı ha olgunlaşacak; bir toplumsal infilal hoooopp, al sana gül gibi darbe!.. Zaten ne zamandır yakınıp duruyorum bizim Kurtluceviz'e, "Bir darbe görmedim, nakd-i ömür oldu heba", bir "ekşın" yaşamadan gidecek gençlik, fırsat bu fırsat, kaçmaz vallah billaha. Çok sürmez, bir iki haftaya Meclis'in karşısındaki binada ışıklar yanar sabaha kadar.

 

Ben miyim memleketin tek doğrusu, zaten Metro'da "halk" koltuklara hücum etmiş "vatandaş" oturacak yer bulamıyor, asker gelsin de düzeltsin, böyle gitmez. Al ben de geldim yola: Amanın kaçmaz bu fırsat, haydin Ordu Göreve!..

Hayırlı uğurlu olsun.

Pazartesi, Şubat 19, 2007

301’i Kaldırmayalım, Hatıra Niyetine Saklayalım!..

“Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini, Devletin yargı organlarını, askeri veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.

Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.”

Hepi topu bu: Dört cümle, altmış beş kelime!..

Dört cümle bir ülkenin gündemini bu kadar meşgul edebilir mi? Bir ülkenin geleceğini bu kadar sıkıntıya sokar mı? İnsanları kutuplaştırıp birbirine düşman hale getirir mi? Kardeşi kardeşe vurdurabilir mi? Evet, yapabilir. Halihazırda durumumuz tam da budur: Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesi “Türklüğü” korumak için düzenlenmiş ama bu maddenin Türkiye’ye dolayısıyla Türklüğe verdiği zararın haddi hesabı yoktur.

Bu madde adeta bir turnusol kağıdı işlevi görmeye başladı. İşlenecek cinayetlerin hedefi bu maddeye muhatap olanlardan seçiliyor. Hrant Dink vuruldu, Orhan Pamuk’un “akıllı olması” istendi. İnternette dolaşan deli saçması sloganlar haricinde bir şey okumayan, kazara okuduğu birkaç şeyi de anlamaktan aciz insanlar, “vatan hain”lerini bu maddeye muhatap olup olmamasına göre seçiyor. İnsanlar, demediği şeyler ile itham edilip afişe ediliyor.

Rakel Dink’in konuşmasında dediği gibi, 17 yaşında bir çocuğu katil diye karşımıza almak yerine, bir çocuktan katil yetiştiren karanlığı sorgulamadıkça bunu çözemeyiz.

Suç sadece okumayan, sorgulamayan insanlarda değil. Medya kendine düşen payı çıkarmakta iki yüzlülük yapıyor ve bu insanları bu yönde istemese bile maniple ediyor: 301’den sadece Orhan Pamuk, Elif Şafak ve Hrant Dink yargılanmıyordu; Yeni Asya Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Faruk Çakır, 301’den yargılandı, davası geçenlerde sonuçlandı fakat medya diğer yargılanan yazarlar kadar önemsemedi Çakır’ın da aynı maddeden yargılanmasını.

301 kaldırılsın, değiştirilsin tartışmaları gitgide çıkmaza giriyor, anlamsızlaşıyor ve insanlar duyarsızlaştırılıyor. Kaldırmak veya değiştirmek çözüm olsaydı, benzer olarak tartışılan ve kaldırılan maddelerin yok olmasıyla bu problem çözülmüş olurdu. Rakel Dink’in düşünce yöntemi bizim ihtiyacımız olan: Katil diye bir maddeyi karşımıza almak yerine, dört cümle, 65 kelimeden oluşan bir maddeden insanları vatan haini ilan eden zihniyeti sorgulamamız gerekiyor.

301’i kaldırmayalım, bir cam fanus içinde hatıra olsun diye saklayalım. Maddeyi kaldırmak yerine insanlarımıza “Okuduğumuzu anladık mı?” eğitimleri verelim.

Pazartesi, Şubat 12, 2007

Halimize Bakın!..

Hrant Dink gitti. Şimdi "bu ülke" biraz daha eksik.

 

Onlarca insan 13 bin "hain"i öldürmek için silah üzerine yemin etmiş.

Gün geçmiyor ki biri hedef gösterilmesin... Entelektüellerin hepsinin hayatı tehlikede.

Çakıcı Can Dündar'a mektup yollamış, "akıllı olması" ricasında bulunmuş.

Baskın Oran'a koruma verilmiş.

 

Şimdi Can Dündar'a da koruma verilir, Baskın Oran'a zaten verildi.

Hrant Dink'e neden koruma verilmedi sorusu anlamsız kaldı; katili ile hatıra fotoğrafı çektirenler mi koruyacaktı Dink'i?

 

Halimize bakın.

 

Bi gezin, bi görün

Blogcu ile yapıldı